Nasıl evlilik yıldönümleri beraber geçmiş
ve geçmemiş zamanların yeniden değerlendirilmesine, yılbaşları daha çok iş ve sosyal yaşamımızın
gözden geçirilmesine, doğum günleri yaptıklarımızla yapacaklarımız hakkındaki perspektif
ayarlamalarına vesile oluyorlarsa aşıklar günü de, sevdiklerimizi ve sevemediklerimizi düşünmemize
yol açıyor. Psikolojik anlamda bu özelleştirilmiş günler, bizim kendimiz ve yakın çevremizle ilgili
farkındalıklarımızın keskinleşmesinde, sosyal farkındalığımızın artmasında, çiçek, çikolata, yemek,
tiyatro, mum, hafif müzik, tütsü, kırmızı iç çamaşırı gibi rutinlere ilaveten; varlığı ve yokluğu
ruhumuzun balansını en derinden bozan öge olan aşk hayatımızı yeniden irdelememizde çok yararlı bir
rol oynuyor.
Son yıllarda dinamik görüntüleme tekniklerinin yardımıyla sadece beyin
yapılarının değil, işlevlerinin de renkli resimler ve kliplerle belirlenebilmesi, iki kulağımızın
arasındaki 1.350 gramlık et parçasının fiziksel olduğu kadar duygusal alanda da ne denli olağanüstü
karmaşık bir yapıda olduğunu bir kere daha ortaya koyuyor.
“Aşka dair”
konularda sürpriz sayılacak gelişmelerden bazıları, kadın beyninin gerçekten daha küçük olmakla
beraber en az erkek beyni kadar mükemmel olduğunun bunu da gramajdan kaybettiğini “verimli
çalışmayla” dengelediğinin gösterilmesi; anatomik yapı olarak, sinir hücresi yoğunlukları,
sinirlerarası kimyasal ileticilerin cins ve miktarlarındaki dağılım farklılıkları ve nihayet bilgiyi
alma, işleme, depolama ve geri-çağırma konularındaki işlevsel farklılıklar gösterilebilir.
Kadınlarla erkeklerin beyni hem yapısal hem işlevsel olarak farklılıklar gösteriyor, çünkü bazı
farklar onların biyolojik olarak üstlendikleri görevleri daha iyi yerine getirmelerini
sağlıyor.
2-8 YAŞ ARASINDA AŞK HAKKINNDAKİ FİKİRLERİMİZ
OLUŞUYOR!
İnsanların aşık olacakları ve eş seçecekleri insan hakkında beyinlerinde
taşıdıkları şablonların 2 ile 8 yaşlar arasında oluştuğu düşünülüyor. Bu özellikler sadece
yakınlarında olan anne, baba, kardeş, bakıcı, akraba, öğretmen, arkadaşlar tarafından değil, sinema,
TV, dergi vb. kaynaklarda rastladıkları ve etkilendikleri sanal kişilerle de belirleniyor. Beynin
derinliklerinde birçok farklı alanda depolanan bu sevgili/eş resmine uygun bir kişiye rastlayınca,
şimdi beyinde romantik aşk dediğimiz bir “kimyasal heyelan” ortaya çıkıyor. Basit bir
tetiklenme değil bu! İlk etkileri saniyeler, dakikalar içinde (yıldırım aşkı), daha karmaşık
etkileri günler, haftalar içinde beliriyor ve beynimizde, zorlama bir ayırım yaparsak birçok farklı
duygusal ve bedensel olayı harekete geçiriyor. Bunların en önemlileri, otonomik sistemimizi
canlandıran dopamin ve noradrenalin salgılarının artması. Testosteron hormonunun artmasıyla artan
seks dürtüsünün aksine bunlar, bedensel ve duygusal bir ödüle ulaşma konusunda beynin ve vücudun
hedefe kilitlenmesini ve ona ulaşmak için biyolojik anlamda “gaza basmasını” sağlıyor.
Kalp atışları hızlanıyor, ateş basmaları, terlemeler oluyor, iştah azalıyor, sevgili dışında herşey
ve herkes giderek ikinci planda kalıyor. Konsantrasyon saplantıya varacak düzeylere çıkıyor, uyku
kaçıyor, aşık olunan dünyanın en akıllı, güzel, sevimli, iyi huylu bulunmaz hazinesi haline
getirilirken; bütün olumsuz özellikler beyin tarafından filtreleniyor, çarpıtılıyor ve bastırılıyor.
Bu süreç içinde aşık olunana ulaşamama, sadece ulaşma dürtülerini daha da arttırmaya, yanmaya
tutuşmaya sebep oluyor.
“AŞK ATEŞİ”
YERİNİ ODA SICAKLIĞINDA BİR SEVGİYE BIRAKIYOR
Tahmin edileceği gibi, biyolojik bir
sistemin yemeden içmeden uyumadan kısıp metabolizmasını ve beyin faaliyetlerini tek bir kişide
yoğunlaştırması uzun süreli olamaz. Bu noktada iki olasılık var: Birincisi sevgiliye ulaşmak,
birlikte olmak, birlikteliği sürdürmek ve bunun sonucu “motorun turunu düşürmek”;
ikincisi, ilgiyi hastalıklı bir saplantı haline getirmek, yıkıcı ve zarar verici fikirleri giderek
arttırmak ve sonunda sevgiliye ve kişiye zarar verecek akıl hastalığı düzeyine vardırmak.
Cinayetler, intaharlar, yakmalar, yıkmalar bu aşamada ortaya çıkan çaresizliklerin olumlu yoldan
çözümlenememsi halidir. Eğer sevgiliye ulaşılırsa beyinde farklı hormonlar, oksitosin ve vazopressin
gibi kimyasallar, çiftin “aşkın ateşinden” çıkıp, zamanla “oda ısısında” bir
sevgiye, güvene ulaşmalarına, karşılıklı saygı ve bağlılığa ulaşmış bir çift olarak çok uzun
yıllar beraber olmalarını sağlıyor. Bütün bunlar, hem insanlardaki laboratuvar testleriyle, hem de
hayvanlar aleminde yaşayan bazı tek eşli hayvanlarda yapılan deneysel yöntemlerle ortaya konmuş
bulunuyor.
Aşk konusundaki anlaşılmazlığın temelinde, kavram kargaşası yatıyor. Seks,
şehvet, arzulama, üreme dürtüsü, sosyal statü aracı olarak seks alma ve verme, toplumsal baskınlık
için elde etme, elde tutma ve elden çıkartma gibi çok farklı duygusal durumlar için
“aşk” kelimesi kullanılıyor. Cuma akşamından Pazartesi sabahına “aşklar”
yaşanıyor, yenisi bulunana kadar seviyeli beraberliklere giriliyor ve bunların hiçbirisi
“romantik aşkı” tarif etmiyor.
AŞK BİZİ AKILLI MAYMUNLARDAN AYIRAN BİR
MUCİZE
Aşkın biyolojik önemi ve temel işlevi, evrim süreci içinde ortaya çıkan ve bizi
akıllı maymunların çok ötesinde yaratıklar haline dönüştüren beyin gelişmesi ile ilgili. Romantik
aşk olmasaydı insan neslinin sürmesi mümkün olmazdı. Bizi nesli tükenmiş maymunsu/insansı diğer
primatlardan ayıran en kritik evrimsel sıçrama, üreme yaşına gelmiş insanlar arasında ortaya çıkan
“mucizevi” aşk duygusu ve bağlılığıdır.
Atalarımızın dört ayaktan vazgeçip ayağa
kalkmasının bedeli olarak doğum kanalının küçülüp uzamasına yol açan sürecin, bir yandan beynin
büyüyüp özelleşmesine olanak sağlarken, tam gelişmiş büyüklükte bir beyni olan çocuğun normal yoldan
doğumunun olanaksız hale gelmesi, nesil tüketecek bir sorun yarattı: Yüzbinlerce yıl öncesinin
mağara koşullarında aylarca gebe, sonra aylarca-yıllarca aciz bir bebek bakmakla yükümlü olan bir
annenin, kendisini ve yavrusunu koruyup besleyecek bir “partner” bulmaya ve elde
tutmaya ihtiyacı var! Bu ikilinin, bizim şimdiki babalık kavramı ve bilgilerinin olmadığı bir
çağda; seks, şehvet, sosyal üstünlük kanıtlama gibi katma getirileri olmadan birbirine ve yeni doğan
bebeğe yıllarca (yaklaşık 3 yıl kadar) “karşılıksız” bakmaları, ancak son derece
güçlü ve özverili bir duygusal ilişkiyle olur. Bu ilişkiyi yönlendiren duygular ve bunları yöneten
fizyolojik sistemler, tıpkı gebelik, doğum, ergenlik, menapoz gibi doğal yaşamın doğal süreçlerinden
biri olan aşktır. Ne hastalıktır, ne anormallik... Her insanda biraz farklı ortaya çıkan ve gelişen
bir insanlık halidir.
HER AŞK EŞSİZDİR!
Son 8-10 senede
evrimsel gerekliliğinden uzaklaşıp daha çok duygu zenginlikleriyle bezenmiş olsa da, aşk
yaşanabilecek en karmaşık ve iz bırakan duygu durumlarından birisidir. Üstelik bu haliyle aşk, üreme
fizyolojisinin ve neslin sürdürülme dürtülerinin çok üstünde farklı bir düzeye çıkmıştır,
önbeynimizin gelişmesi sayesinde. Üstelik duygu ağırlığı üstün bu tutkular, sevenler arasındaki
cinsiyet, yaş, sosyal statü, ırk, din gibi farklılıkların da üstesinden gelebilecek bir güce
ulaşmıştır. Montaigne’nin dediği gibi “Her insanda insanlığın her hali vardır”, bu
nedenle de insan sayısı kadar çeşitli aşk vardır, her aşk eşsizdir, kendi içinde her biri güzel ve
saygıdeğerdir. Marifet ise, yargılayıcı olmadan bu duyguyu dürüstçe ve alabildiğine yaşamak,
değerini bilmek ve anısına saygı gösterebilmektir.
|
|