Türkiye'nin en iyi ebeveyn sitesi
Türkiye'nin en iyi ebeveyn sitesi
Yazı Boyutu:

0-6 YAŞ ÇOCUĞUNUN PSİKOLOJİSİ

Çelişkiler yumağına hoş geldiniz!
0-6 YAŞ ÇOCUĞUNUN PSİKOLOJİSİ (1)

0-6 YAŞ ÇOCUĞUNUN PSİKOLOJİSİ (1)

Marmara Üniversitesi Çocuk Psikiyatristi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yankı Yazgan, “0-6 yaş çocuğunun psikolojisi” konulu yazı dizimizin ilk konuğu... Yazgan ile çocuklu yaşamın getirdiği çelişkileri, çocuk olmayı ve ailelerin çocuklarıyla ilgili olarak en çok danışmanlık aldığı konuları konuştuk... “Benim de küçük çocuğum var” diyorsanız, ya da hayat planlarınız arasında çocuk sahibi olmak da varsa, bu yazı dizisi tam size gore!


Çocuktuk, büyüdük… Şimdi kendi çocuğumuz var. Kendimizi ve hayatı başka açılardan tanımak için yepyeni bir fırsat… Ve bir çelişkiler yumağı… Üstelik,  çocuklu hayatta huzur denilen şeyin zerresi yok! Her sesizliğin ardından kopan bir fırtına, her “olur”un ardından bir  “acaba” endişesi… En önemlisi de karı ve koca rollerinden sonra anne ve baba rolleri… Bu arada yaşam mücadelesi, iş hayatı, kendi büyüklerimizle ilişkilerin süregelmesi ve bir bebeğin-çocuğun sizden anne-babalık bekliyor olması durumu....

“0-6 yaş çocuğunun psikolojisi” adını verdiğim bu çok kapsamlı yazı dizisinde hem kendinizi ve yaşadığınız güçlükleri bulacaksınız, hem de 0-6 yaşındaki çocuğunuzu büyütürken size yardımcı olacak birçok ipucu elde edeceksiniz. Bu ilk bölümde,  Çocuk Ve Ergen Psikiyatristi Dr. Yankı Yazgan ile yaptığımız röportajla yazı dizimize başlıyoruz. 


- Çocuklu yaşam nasıl bir çelişkiyi içinde barındırır, anne ve baba olmak nedir, sorularıyla başlarsak?..
Anne ve baba olmak ayrı bir ruhsal durumu temsil ediyor. Özellikle, anne-babanız hayattaysa, aynı zamanda çocuksunuz, aynı zamanda da kendi çocuğunuz var. Bu tür bir çelişkiyi de getiren bir ruh hali içerisindesiniz. Dolayısıyla, özellikle küçük çocuk anne-babaları açısından; içinde olunan duruma yakından bakmak, kendimizi yakından gözlemek için, anne ve baba olmak kişisel gelişimimiz için önemli bir fırsat. Hayatımıza getirdiği sorumluluklarla, yüklerle, fırsatlarla, sevinçlerle çok önemli bir pozisyon çocuklu yaşam…


- Anneler çocuklu yaşama daha kolay uyum sağlıyorlar da, babalar bir süre şok geçiriyorlar sanki?.. 
Evet, annelik çok kolay girilen bir ruh hali. Çünkü kadınlar, anne olmak için gereken donanıma sahipler. Biyolojik yapı, beyinleri, üreme organları ile anneliğe hazırlar. Babalar ise, aynı biyolojik donanımda değiller. Örneğin; İki haftalık loğusa annelerle yapılmış bir çalışmada, anneler çocuklarına baktıklarında, beyinlerinde hangi sistemlerin çalıştığı gözlemlenmiş. Ve bu kadınların, daha fazla çalışan bölgelerinin genellikle endişe, kaygı ve risk saptamayla ilgili beyin bölgeleri olduğu sonucuna varılmış. Dolayısıyla, annenin esirgeyiciliği, koruyuculuğu ve kollayıcılığı, adeta beyninde programlanmış vaziyette. Hatta, annenin olası problemleri olduğundan büyük görmesi ve buna göre poziyon alması bile söz konusu. Buna en güzel örnek, anne kedinin yavrusuna yaklaştığınızda verdiği reaksiyondur. Annelerde bebeğe adapte olmak üzere doğal bir avantaj söz konusu. Fakat, bu kaygılı ve endişeli hal aşırıya gittiğinde, annenin anneliğini yapmasını önleyip, sadece endişelerini tatmin ediyor. O sebeple, yüzde 10 annede doğum sonrası ciddi düzeyde depresyon görüyoruz.


- Ya babalar, bebeklerine baktıklarında beyinlerinde hangi bölgeler faaliyet gösteriyor?
 Aynı çalışmada erkeklere baktığınızda beyinlerinde faaliyet gösteren bölgelerin, endişe ve kaygı ile pek alakası olmadığını, sadece öyle baktıklarını görüyoruz. Fakat, bu tablo erkeklerde de 6 ay sonra değişiyor. Ve bilhasa çocuğuyla daha çok vakit geçiren kişilerde, babalık rolünün yerleştiğini görüyoruz. Sonuçta, erkeklerin babalık rolüne adaptasyonları için 6 ay kadar beklemek lazım.

Öte yandan, bazen erkeklere yeterince hazır olmadıkları bu rolü değişik sebeplerle vakitsizce oynatmaya gayret ettiğimizde, ya da erkek kendisi “Bunu benim yapmam lazım” diyerek babalık yapmaya kalktığında, yeterince hissetmediklerini ifade ediyorlar ve bundan dolayı  da bazen suçluluk duyuyorlar.


- Babalara rollerine ısınmaları konusunda bir öneriniz olabilir mi?
Babalara önerim; babalık çocuğu kucağınıza alır almaz hissedilen bir duygu değildir, geliştirilen bir duygudur.  Hatta, anneler için bile böyle olabilir. Çünkü herkesin motorunun ısınma hızı farklıdır. Erkeklerde kategorik olarak daha farklı olduğunu biliyoruz. Kadınlar için de tabii ki, bir değişkenlik var.

İkinci husus, erkek olarak hızla babalık rolüne ısınmak istiyorsak, çocuğun günlük işleriyle uğraşma süremizi uzatmalıyız. Beziydi, banyosuydu, uyutulmasıydı gibi yerlerde, aktif ve gönüllü olmalıyız. Daha da ideali, hamileliğin son aylarında ve
doğum sürecinde olaya tanık olmaktır.


ÇOCUK OLMAK EŞİTTİR ÇELİŞKİ


- Peki, ya çocuk olmak ne menem bir durumdur?
Çocuk olmanın bilinçli olarak farkına varışımız, ancak yetişkin olduğumuzda gerçekleşiyor. Diğer yandan çocuk kendisini; anne babasının, eğitim sisteminin, diğer yetişkinlerin çekiştirdiği yerlere doğru giden; diğer yandan da bu yönlendirmeye karşı koyarak, ancak varlığını hisseden bir birey olarak görür. Fakat, çocukluğun gerçek anlamı yetişkin olduğumuzda ortaya çıkar. Çocukluk yaşantısı, o sebeple çok kişi için, sadece çok neşeli ve eğlenceli bir dönem olmayabilir. Hatta, bir an evvel büyüme arzusu duyulabilir. “Ben bir büyüsem, bir okula başlasam, bir üniversiteye gitsem, bir evlensem, kendi ailemi kursam” gibi daha çok geleceğin - ama ne olduğu da bilinmeyen bir geleceğin - kurtarıcı gibi beklendiği, o anın çok da farkına varılmadığı bir durumdur, çocukluk…

Pek çok çocuk hem bu geleceği bekleyip, bir an önce büyüme derdinde olurken; büyümenin  korkutuculuğu ve ürkütücülüğü ile, gelecekte onu neyin beklediğinin bilinmemesi sebebiyle, çocuk kalmak için de gereken her şeyin yapıldığı bir süreç… Örneğin; çocukların şımarmak gibi, nazlanmak, zaman zaman edepsizleşmek ve yaramazlıklar yapmak gibi, “yaşından, başından beklenmeyen” davranışlar içinde olduğunu gördüğümüzde, büyüme ile ilgili kaygılarının ve korkularının da söz ile söylemeseler bile, davranışlarına yansıdığını görürüz. Çocukluk böyle çelişkili bir durumdur… Hem ileriye gidilen, hem de gitmek istemediğimiz bir durum. Bu dinamizmi de o veriyor zaten.


- Öyleyse, çocukluğu yaşatmak, çocuk olmanın keyfini hissettirmek de anne-babaya düşüyor? Aksi taktirde çocuklar çocukluklarını yaşayamadan büyüyorlar.
Doğru, çok doğru… Ama aileler olarak bizler de çok gelecek düşünüyoruz. Örneğin; çocuğu anaokuluna verdiğimizde, liseye nereye gideceğini düşünerek, bunun hayalini kurarak yaşıyoruz. Sonuçta, anne-babanın kafasında da bir gelecek tasarımı var, aslında bu, daha bebek doğmadan var.


ÇOCUK VARSA, HUZUR YOK!


- Anne- babanın çocuğun geleceğini tasarlaması yanlış mı?
Yanlış mı doğru mu bilmiyorum ama bir kere böyle bir tasarımın ya da idealleştirmenin doğması kaçınılmaz. Diğer yandan, bunun kaçınılmaz olması, bunun gerçekleşmesinin kaçınılmaz olduğu anlamına gelmiyor. Yani, bizim ideallerimiz ve beklentilerimiz olabilir, ama çocuğumuzun büyük ölçüde bu ideal ve beklentilere uymaması da kaçınılmaz! İki kaçınılmazlık arasındaki çelişkiyi çözdüğümüz ölçüde, (ya da bu çelişkinin farkında olduğumuz ölçüde) ve bu çelişkiyi yok etmek değil, bizim beklentilerimiz ve çocuğun realitesi arasındaki uzlaşmayı gerçekleştirdiğimiz ölçüde rahat ederiz.


- Anlaşılan o ki, anne-babaya huzur yok!
Ama  çocuk büyütenlerin huzur beklememesi lazım, inanın huzur beklenmez, çünkü böyle bir şey yok! Bir sessizlik varsa, arkasından fırtına çıkacak demektir. Örneğin ben; “Düşe Kalka Büyümek” koydum kitabımın adına. Çünkü, çocuktan hiç düşmemesini bekleyen bir yaşam, yani pürüzsüz bir yaşam yok, olamaz. Pürüzsüz yaşam, ancak yaşamamayla mümkün kalan bir şeydir. Bu tıpkı, bir evin temiz kalması gibi bir şey. Bir ev, ancak yaşanmadığı taktirde temiz kalır. Dolayısıyla, eğer yaşamazsanız pürüz çıkmaz. Evlerdeki dağınıklık, canlılık yaşam belirtisidir. O yüzden de, dedeler-büyükanneler torunları doğduğunda kendi çocuklarının zamanındaki yaşam enerjisini tekrar yakalayabiliyorlar. “Yeniden doğdum torunumla” diyorlar ve hayata adeta yeniden başlıyorlar.


- Aileler en çok hangi konularda çocukları için sizden danışmanlık alıyorlar?
Sorunlar yaş grubuna göre değişiyor. Ergenlik öncesi çocuklar dersek… Ergenlik öncesini de okul öncesi ve okul çağı diye ayırabiliriz. Okul çağı çocuklarında daha ziyade; okul döneminin getirdiği, öğrenmenin ve sosyal yaşamın getirdiği yükler ve bu yüklerle başa çıkma sırasında doğan zorluklar sebebiyle bize başvuran aileler oluyor. Bunun arasında öğrenme güçlükleri, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozuklukları, çocuklardaki değişik takıntılar, tikler veya sosyalleşmeyle ilgili problenmlerle ilgili; toplumsal yerini bulmakta, arkadaşlık etmekte ya da okul düzenine uymakta zorluk çeken çocuklar söz konusu.


18 ila 36. AYLARDA KİŞİLİK OLUŞUR!


- Okul öncesi çocuklarla ilgili olarak en sık karşılaşılan sorunlar nedir?
Okul öncesi çağda, özellikle küçük yaşlarda, gelişim basamaklarını gereklerini yerine getirmekte zorlanan çocuklar söz konusu, bilhassa 3 yaşına kadar … Özellikle iletişim ve etkileşim alanındaki gecikmeler, konuşmanın gecikmesi ve konuşma dışındaki iletişim becerilerinin de geç kalması, anne- babaların haklı olarak kaygı duydukları ve çocukluk çağındaki en ciddi sorunların kaynağı olan durumdur. O sebeple, gelişim basamaklarının içinde, özellikle iletişim ve etkileşimin gecikmesinin mühim olduğunu bir kere daha vurgulamak istiyorum. Birçok gelişim basamağı, özellikle küçük yaşlarda zamanında yaşanmadığı taktirde, o yaşlarda yapılması gereken diğer işlevlere de engel olur. Sonuçta, kişiliğin ana çizgilerinin ortaya çıktığı 18 ila 36. ay arasında, birçok yaşıtının kullandığı becerileri henüz geliştirememiş bir çocuk, (dil becerisi, dikkat ve konsantrasyon ile ilgili becerileri henüz yeterince iyi gelişmemiş olan çocuk) yaşıtlarına göre, gereksiz bir dezavantajla karşılaşmakta…


- Bu çocukların aileleri size başvurduğunda genellikle nasıl yönlendiriyorsunuz, onlara ne diyorsunuz?

Daha çok, geride kaldığını düşündüğümüz o becerinin geliştirilmesi için yönlendirmelerde bulunuyoruz. Çocuktaki gelişme hangi sebeple olursa olsun gerçekleşmediğinde, buradan doğabilecek açıkları minimuma indirmek gayretiyle anne-babanın kendi tutumlarını nasıl farklılaştırabilecekleri üzerinde duruyoruz. Örneğin; sizi anlamakta zorlanan bir çocuğa daha kısa ve net cümlelerle konuşmanızı önermek bile, henüz dil gelişimi mükemmelleşmemiş bir çocukta çok önemli bir farklılık oluşturabilir. Ya da, iletişim becerileri yeterince mükemmelleşmemiş bir çocukta, televizyonun kapatılmasını tavsiye etmek, çocukta ciddi bir gelişim hamlesi doğurabilir. O yüzden de biz, çocuğa göre pozisyon almak durumundayız.


- Yani, hastalık yoktur, hasta vardır?

Aynen öyle. Bu cümle inanın en ağır hastalık için bile geçerli. Bireysel olarak çocuğun hayatını kolaylaştırmak ve gelişiminin önündeki engelleri kaldırmak.çok önemli…

HAZIRLAYAN: HÜLYA YILDIRIM

BU YAZI DİZİSİNİN DİĞER BAŞLIKLARI İÇİN TIKLAYINIZ

DİZİ & ARAŞTIRMA BÖLÜMÜNÜN DİĞER KONULARI

Copyright 2007-2013 ® NETATÖLYE - Tüm hakları saklıdır. İzinsiz alıntı yapılamaz.