Türkiye'nin en iyi ebeveyn sitesi
Türkiye'nin en iyi ebeveyn sitesi
YAŞAMAK DİRENMEKTİR
ÖMER BORAN
İstanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü Hastane İlköğretim Okulu Müdürü
Yazı Boyutu:
72 saatte kara delik...
Sunuş başlığım ürkütücü de olsa insan yaşamında böyle anlar hep olur. Yaşamın sunduğu güzellikler karşısında gözardı edilemeyen bazı acımasız gerçekler de bizler için hep olmuştur.

Benim için de böyle bir süreç, sevgili oğlum Yağız’ı inmeyen kırk derece ateşle 28 Nisan 2006 tarihinde Çapa Tıp Fakültesi Çocuk Acil Bölümü’ne getirmekle başladı sanırım. Yapılan tahliller ve koşuşturmalar daha önceden de birlikte çalıştığım uzman doktor Deniz Hanım’ın beni görüp “Hayırdır Ömer hocam, burada ne arıyosunuz?” sorusuyla  başlamıştı. Çünkü ellerinde baktığı tahlil sonuçları canım oğlum Yağız’a aitti. “Baktığınız sonuçlar oğlumun” deyince gözlerinden süzülen yaşlar ciğerime işlemişti. “Oğlun yüzde doksan dokuz lösemi!” dediği an ise dünya başıma yıkılmıştı.

“Bu nasıl bir kaderdi, Allahım?” dedim içimden. 2003 yılında o güzelim çocuklar için başlamıştım gönüllü olarak Çapa Tıp Fakültesi Onkoloji Enstitüsü’nde göreve... Ve 3 yıl sonra oğlum, birtanem öğrencim oluvermişti. İşin ilginç yanı öyle bir koşuşturmaya başlıyorsunuz ki, acınızı dahi yaşamak imkansız. Saat başı tahliller karantinalar başlamıştı daha 9,5 yaşında, yaşam kaynağım oğlum için...

Aslında şanslıydım ben, ama bu nasıl bir şans diye geçmedi değil içimden. Kardiyoloji’de bir oda  bulundu Yağız için. Ellerimi bırakmıyordu, her tahlilde damarlarından alınan kan örneklerinde... Haykırıyordu, “Baba, ne olur beni kurtar!” Ciğerinizin yerinden çıkarıldığını hissetmek, ameliyatsız böyle oluyor. Ve ayak tabanlarınız su topluyor koşuşturmaktan. Ama o acı size sinek vızıltısından az geliyor...

O an en acı şey ise, yalnız kaldığınızı hissediyorsunuz. Ateş düştüğü yeri yakar misali bir başınıza sağa sola anlamsız bakışlar... Bir dost sesi, bir el uzanışı omzunuza, o kadar değerli ki... O yüzden hep gıpta etmişimdir geniş ailelere... Bir şekilde azalır aslında acılarınız. Ben bunları yaşayamadım, çünkü bütün akrabalarım İstanbul’da değildi.

Hatırladığım kadarıyla üçüncü günün sonuydu, yani 30 Nisan 2006... Aslında  hiç de anımsamak istemediğim, kendimi ilk defa bu kadar güçsüz ve işe yaramaz hissettiğim gündür. 72  saat sonra hayata pes etmiş, sanki dünyanın sonu gelmiş; kara deliği görmüş gibiydim. Ve yaşama dair gel-gitler yaşamaya başladım. Belki inanmayacaksınız, ama gidip gelmekle ilgili çok ciddi düşündüm. Ama o an inanılmaz bir an. Yaşamak ve hissetmek lazım. Gerçekten titredim. Ayaklarım uyuşmuş, Çapa Tıp Fakültesi’nin bahçesinde ufacık bir kum tanesi gibiyim... Çözümün benim “gitmem” olmadığını anlamak çok uzun sürmedi. Zaten bu duyguları oluşturan mantığın ne olduğunu hemen kavramıştım. Ben varsam, sevgili oğlum vardı.  Dik durmalıydım ayaklarımın üzerinde. Hıçkırarak ağladım tek başıma, gizlice ve rahatladığımı hissettim.

Ama şunu gördüm 72 saatte; insan yaşamı bazen o kadar acılara maruz kalabiliyor ki...

Sanırım herkes aynı fikirdedir. Allah, kimseyi evlat acısıyla sınamasın! Dünyanın sonunun geldiğini, hatta kara deliği görmek gibi bir şey... Bilim adamlarına gerek bile kalmıyor o an.

Bunları yazmamın tek nedeni şu aslında: Yaşamın her anı o kadar önemli ki... Acıları, sevgileri, aklınıza gelebilecek bütün duyguları yaşamak... Kara deliği görmek o kadar korkutucu değil aslında. Önemli olan yanyana durmak, yaşama dair dik durmak, paylaşabilmek her şeyi ve her anı, bütün olumlu ve olumsuz yanlarıyla yel değirmenlerine karşı durmak... Azgın dalgalarıyla boğuşabilmek okyanusların... Evet, direnebilmek sonuna kadar, asla pes etmemek!

“Yaşamak direnmektir” benim hayat felsefemdir, sizlerin de olmasını umarak...

Sevgiyle kalın ve kendinize iyi bakın.



Copyright 2007-2026 ® NETATÖLYE - Tüm hakları saklıdır. İzinsiz alıntı yapılamaz.