Türkiye'nin en iyi ebeveyn sitesi
Türkiye'nin en iyi ebeveyn sitesi
Yazı Boyutu:
Gücüne güç katmaya geldik...

Güçlü ve tok bir ses duydum uzun uzun; “Ay dost, canım hey...”  Yorgunluktan bitmek üzereydim ama ses beni tekrar canlandırdı. Oyun oynamaktan bıkmayan kedi yavruları gibi hemen dikildi kulaklarım sesin geldiği tarafa doğru. Ağabeyimin gözlerinin içine baktım, orada olmak istediğimi anladı. Zaten O kırmazdı ki beni...
 

**********

O günle ilgili ilk hatırladığım sahnelerin, bir sürü adam poposundan ibaret olması ne de komik geliyor şimdi bana. Oysa ki şimdi düşününce 7 yaşlarında bir bodur için görüntü açısı başka bir şey içeremezdi ki sahiden de... Ta ki ağabeyim beni sırtına alana kadar. İşte o anda her şey gözümün önene serildi. Önce alanın yüzde sekseni toprak olsa da yüzde yirmilik alandaki yeşil çimin kokusu geldi burnuma sanki.

Sonra bütün o kalabalığa rağmen, sanki yıllarca çalışmış bir koroymuş gibi uyum içinde söylenen şarkıların etkileyici büyüsü... Biraz bekledik ve gördüm işte. İlk kez gözlerimle görüyordum, çubuklu formalar, siyah beyaz... Beşiktaş sahaya çıkmıştı... Sahaya çıkmasıyla bütün etrafı konfetilerin sarması bir olmuştu. O zamanlarda moda, takım sahaya çıkarken konfeti atmaktı. İnönü Stadyumu’nda göz gözü görmüyordu, her tarafta bembeyaz konfetiler uçuşuyordu. Stadyum balık istifi denilecek bir şekilde kalabalıktı. Kıpırdayacak yer yoktu, herkes ayaktaydı. Ağabeyimin sırtında bilmediğim marşlara kafadan atarak eşlik etmeye çalışırken, çoktan kalabalığın bir parçası olmuş hissetmeye başlamıştım bile kendimi. Skor tabelasının altındaydık, yeni açıkta en üstte tam ortada yani... Skor tabelasının içinde skoru elindeki tabelalarla boşluğa dolduran bir adam vardı. İki tane sıfır yazan tabelayı, Beşiktaş ve Fenerbahçe renklerinin olduğu tabelaların yanına koydu. Dijital Sanyo saatlerin bile kolumuzdaki yerlerini almasına daha en az 5-6 sene vardı.

Yanılmıyorsam yıl 1978’di ve ağabeyim askere gitmeden önce küçük kardeşiyle özel bir vakit geçirmek, onunla ortak anı biriktirmek için çok daha önceden Beşiktaşlı yaptığı kardeşini maça götürmek istemişti. Hem belki böylece daha da çok Beşiktaşlı olacaktım ve o askerden geldikten sonra Beşiktaş Özkaynak Düzeni’nde futbol oynamaya başlayıp, yıllarca sürecek bir futbolcu olma macerasının içine girebilecektim, hem de onun askerde geçireceği 2 sene boyunca diğer takımlardan gelecek cazip tekliflere kanmayacaktım. Beşiktaş’ın yıllarca şampiyonluk görmediği o süre içinde bu belki de mümkündü. Kimbilir? Ama sonradan ben de anladım; “Ben Beşiktaş’ı sevinmek için sevmemiştim ki...”

İlk gittiğim maçın Fenerbahçe maçı olması da ayrı bir ironiydi tabii ki. Fenerbahçe; babamın tuttuğu takım, babamın “Sarı Kanaryaları”... “Kanaryam güzel kuşum” şarkısını ne çok severdi, belki de Fenerbahçe’den dolayı...

İnönü’nün yarısı siyah beyaz, yarısı da sarı laciverte boyanmıştı sanki. Ama bütün derbi heyecanına rağmen küfür edilmiyordu, ya da ben anlayamıyordum, tam emin değilim ama mevzu yine birbirini kızdırma ve takımını destekleme üzerine odaklanmıştı, şimdiki gibi. Önce Fenerbahçe’nin kalecisi Adem’le dalga geçildi. (Bir iki sene içinde Adem’in Beşiktaş’ın kalecisi olacağı bilinmiyordu tabii ki. Ama ben Adem Beşiktaş’a transfer olduğunda o gün onunla dalga geçildiği için çocuk halimle çok utanmıştım.) Daha sonra iki tribün karşılıklı olarak birbirleriyle atışıp durdu.


 

Ne kadar eğlenceliydi, neden daha önce maça gelmemiştim ki sanki...

Nihayetinde maçın sonlarına doğru, hafızam beni yanıltmıyorsa Mehmet Ekşi uzaklardan bir şutla (hem de bizim arkasında olduğumuz kaleye) Beşiktaş’ı 1-0 öne geçirdi. Siyah beyazlı herkes havalardaydı, herkes bağırıyor, birbirine sarılıyordu ve ben de siyah beyazdım. Beşiktaş maçı kazandı. Ben daha önce hiç bu kadar mutlu olmuş muydum acaba?

**********


Benim ilk maça gidişimden 32 yıl sonra... Yıl 2010...

Üzerinde siyah beyaz forması vardı, sırtında Duru yazıyordu. Daha evden çıkmadan marşlar söylemeye başlamıştı bile, eskinin devrimci marşlarından Gündoğdu’yu Beşiktaş  için söylüyordu: “Gün doğdu hep uyandık stadlara dayandık, Beşiktaş’ın uğruna da bayraklara dolandık...” Babasıyla birlikye yol boyunca Beşiktaş şarkıları söyleyerek Boğaziçi Köprüsü’nü geçti, Beşiktaş’a ulaştı. Beşiktaş Çarşı’daki balıkçılara oturdu. Babasının elindeki bira kadehine o buzlu çayıyla şerefe yaparken bütün Çarşı’yla beraber bağırıyordu, “Gücüne güç katmaya geldik, formanda ter olmaya geldik...” Şaşkındı ama çok keyifliydi. Tüm ritüeller tam olmalıydı, Dolmabahçe’den stada yürüdü ve kapalı tribünden stadyuma girdi...

**********


Duru’nun bugüne ait ilk hatırlayacağı ne olacak bilmiyorum yıllar sonra. Benim anılarım kadar naif olmayacaktır tabii ki. Yıllar geçip futbol sanayi haline geldikçe, taraftarlar da sertleşti, fanatikleşti. Büyük paraların, çıkarların olduğu her yerde olduğu gibi kirlendi. Ama yine de ilk kez orada gördü yemyeşil çimlerin üzerinde ısınmaya çıkmış olan siyah beyaz formalı adamları... Kimbilir burnuna gelen çim kokusunu da yıllar sonra benim gibi hatırlayacaktır belki de...

Ben omuzumda yaklaşık 30 kiloluk bir ağırlıkla maç seyretmeye çalışırken, O, 1,5 saat boyunca omuzumda zıplayıp tezahüratlara eşlik etmeye çalıştı. Heyecanlandı, sevindi, eğlendi... Beşiktaş Faroe Adaları’ndan olan rakibi Vikingur’u Duru’nun da ona kattığı güçle 3-0 yendi... Hep beraber sevindik. Yenmese ne farkederdi ki sanki; hep beraber üzülürdük...

**********


Yıl 1978.

Sevinçli ama çok yorgun bir şekilde Dolmabahçe’den Beşiktaş’a yürüdük. “Babam Fenerbahçe yenildi diye inşallah çok üzülmez” diye düşünüyordum. Barbaros Anıtı’nın önüne yaklaşırken güçlü ve tok bir ses duydum uzun uzun; “Ay dost, canım hey...” Ben adamı tanımıyordum, “Cem Karaca” dediler. Konser veriyordu, Barbaros Anıtı’na kurulmuş platformda... Çok güzeldi adamın sesi, söylediği şarkı...

Barbaros Meydanı’nda herkes siyah beyaz bayraklar sallıyor, şarkıya eşlik ediyordu.

Sonra şarkı devam etti ve bitti.
 
“Nice koçyiğitler yere serilir
Ölen ölür kalan sağlar bizimdir...”

 


Copyright 2007-2019 ® NETATÖLYE - Tüm hakları saklıdır. İzinsiz alıntı yapılamaz.