Türkiye'nin en iyi ebeveyn sitesi
Türkiye'nin en iyi ebeveyn sitesi
Yazı Boyutu:

AY GEZEGENİ VE ANNE ARŞETİPİ

ANNE ARŞETİPİ VE TANRI

ANNE ARŞETİPİ VE TANRI

Analitik Psikolojinin kurucusu İsviçreli Psikiyatr Carl Gustav Jung anne arşetipi için; ‘’aklın çok ötesinde bir bilgelik ve ruhsal yücelik’’ ifadesini kullanıyor. Bunu astrolojideki Ay gezegeni ile ilişkilendirirsek, bu gezegenin Hermetik isminin ‘’düşünce dehâsı’’ olduğunu göz önünde bulundurarak, bugün ‘’duygusal zek⒒ dediğimiz ve öneminin fark edilmesinin çok da eskilere dayanmadığı kavramdan söz edebiliriz.


Peter Salovey ve John Mayer, 1990'da Duygusal Zekâyı şöyle açıklarlar: "Bir kişinin kendi ya da başkalarının hislerini ve duygularını yansıtabilme, onları ayırt edebilme ve kişinin düşüncesi ve eyleminde bu bilginin kullanılmasıdır." Bu kavramı Ay gezegeninin astrolojik karşılığıyla ilişkilendirecek olursak dişil yanımıza, duygularımıza, bilinçaltımıza, annemizle gerçekleştirdiğimiz ya da gerçekleştiremediğimiz bağlanmaya, 0- 4 yaş deneyimimize, bağlantılı olarak ilişki kurma yeteneğimize, değişken ruh hâllerimize, neye çekildiğimize, nelere nasıl tepki gösterdiğimize, duygusal güvenlik ihtiyacımıza gidebiliriz.

Annemizle kurduğumuz ilişki, Tanrıyla, özümüzle ve yaşamla kurduğumuz ilişkinin temeli olabilir mi? Belki burada, herkesin Tanrı yaklaşımının benzer kimi görüşlerde birleşilse de birbirinden çok farklı kelimelerle ifade edildiği gerçeğini düşünebiliriz ve bu kelimeler, içinde doğamıza dair önemli sırlar barındırıyor olabilir. Seçtiğimiz kelimelerin duygularımız, iç dünyamızın derinlikleriyle ilgili olduğunun yadsınamaz bir gerçekliği konusunda bana hak vereceğinizi düşünüyorum.

Jung’un ‘’iyi olan, bakıp büyüten, taşıyan, büyüme, bereket ve besin sağlayan’’ olarak genişlettiği arşetip, baktığınızda, size de Tanrıdan insan için yapması beklenene oldukça yakın değil mi? Hemen bir türkü sözü geliyor aklıma:

‘’Rızkı (besin) veren Hüdadır (Tanrı) kula minnet eylemem.’’

Bu durumda bu kavramın ilahi boyutuna bizi götüren Tanrıça kavramını inceleyerek devam edelim ve anne arşetipinin bu kavramla yakın ilişkide olduğunu düşünebileceğimiz karşılıklarını hatırlayalım:

*Tanrıça- Tanrı’nın anası
*Kurtuluş arzusunun hedefi,
*Kilise, üniversite
*Kader tanrıçaları,
*Cadı,
*Mezar, tabut, derin su, ölüm, kâbus ve umacı (küçük çocukları korkutmak için uydurulmuş, korkunç bir biçimi olduğu düşünülen düşsel yaratık)

Tanrıyla kurulan ilişki, onu koyduğumuz yer, onun karşısında olduğumuz yer, onunla kurduğumuz ilişki, doğamızın sırlarını ele veriyor. Bizden daha güçlü olanın koruması, arkamızda oluşu, bizi onaylaması, onun onaylayacağını düşündüğümüz şeyleri yapmaya çalışmamız, bambaşka bir yazı konusu olabilir. Ben burada şimdilik bazı detaylara dikkat çekmek istiyorum ve sadece sesli düşünüyorum.

Derinde bir yerde Tanrı olma arzusu taşıyor olabilir miyiz? Bu soru ilk seferinde, ürkütücü bir etki yaratabilir; bununla birlikte birçok ritüel düşünüldüğünde, söz gelimi onun güzel isimleri, ona ait özelliklerdir ve zikirlerle, biz de bu özellikleri kazanmaya çalışırız. Bu asla doğrudan o olmak değil, ona yaklaşmaktır, bu ayrımı göz ardı etmediğimden emin olabilirsiniz. Belki asıl vurgulamam gereken bahsettiğim Tanrı’nın, bizim zihnimizdeki Tanrı olduğu gerçeğidir. Gerçekte olan, bu ve birçok yazı konusunu aşacaktır ki oraya girmeye kalkışmak, yapma dileğinde olduğum şeyin çok dışındadır. Şuraya gelmek istiyorum, en yüksekte olan Tanrı düşüncemizin, yani ulaşmaya, yaklaşmaya çalıştığımız Tanrı düşüncemizin, ya bir annesi varsa?

Bu durumda, bu soruları insanın binlerce yıllık düşünsel evrimine sorduğumuzun farkında olarak, başka sorular sormak gerekir. Bizim Tanrı düşüncemiz, ne zaman annesine sırt çevirdi? Kutsal olan anne, ne zaman babaya dönüştü? Tanrı düşüncemizin, annesiyle arasının bozulmasına sebep olan neydi? Bu sorular bizi, anne karşısında kendimizi tamamen savunmasız hissettiğimiz zamana götürebilir. Anne karşısında, kadın karşısında savunmasız kaldığımız bu dönem, bizde nasıl bir duygu uyandırmış olmalı ki ruhumuzun ve bilgeliğin evi olarak gördüğümüz anne (sinagog, kilise, cami ve üniversite), kurtuluşumuzun ve kaderimizin ifadesi iken, cadıya, mezara, tabuta, ölüme, kâbusa ve umacıya dönüşmüştür? Ben aslında bu kavramların iki ayrı kutup hâline dönüşmüş olmalarının üzerinde duruyorum. Bu bana şöyle bir şey düşündürüyor: İnsan, bilinçdışının, bilinmeyenin, gizemli olanın, karanlığın üzerindeki etkisinden ürkmüş, ondan soyunmaya çalışmış, mutlak egemenlik arzusu içine girmiştir ve öngörülemez bir doğaya sahip annesini yâni Tanrıçayı öldürmüş (ya da kenara itmiş) yerine sınırları net, ödülleri ve cezaları kolaylıkla anlaşılabilir bir Tanrı düşüncesini yerleştirmiştir. Tam da bu sebeple öngörülemez dişi doğasının koruyucu ve besleyici gücü devre dışı kalmıştır.  

Tarihsel sürece şöyle bir baktığımızda, anaerkil bir dönemden ataerkil bir döneme geçilmiş ve gücü uzun bir zaman elinde tutmuş olan anneye küsülmüş, en azından bu anne biraz daha kenara itilmiş gibi görünüyor. Bununla ilgili olarak halının altına süpürülenler bugün ortaya çıkmaya başlıyorsa, bu zaman kıyam (ayağa kalkış) zamanı denilen, uyanış zamanıysa, küsler barışıyor, karmalar temizleniyorsa, biz insanlık ailesi olarak annemizle barışacak mıyız? Bu ruhumuzun kanatlarının açılması, tekrar o koruyucu ve besleyici doğaya kavuşulması, rahmin ve karşılığı olan yaşam enerjisinin tekrar yaşamımıza çekilmesi anlamına mı geliyor?

Jung bu kavramı genişletmeye ‘’sihirli dönüşüm ve yeniden doğuş yeri’’ ve ‘’yararlı içgüdü ya da itki’’ olarak devam ediyor. Bu bizi tekrar kişisel bilinçdışımız, kişisel yolculuğumuz hakkında düşünmeye götürüyor. Duygusal zekâ demiştik ve buradan annemize, bağlanmaya gitmiştik. Aile dizimi, aile danışmanlığı gibi alanların tarihi eskiye dayanmıyor. Bu dönemde bu denli revaçta olmaları, tam da yukarıda bahsi geçen sebeplerle olabilir mi?

Yuvayı dişi kuş yapar ya da her başarılı erkeğin ardında bir kadın vardır atasözünü hatırlayalım. Başka bir deyişle, barınma ihtiyacımızı karşılayan evimiz, dişil yanımızla (dişi kuş) kurduğumuz ilişkiyle, yani duygu dünyamıza uyum sağlayabilmemizle huzurlu bir yer (yuva) olur ya da başarılı insanlar, eril yanıyla (erkek) dişil yanı (kadın) arasında yâni aklı ve duyguları arasında uzlaşma sağlayabilmiş olanlardır.

O mevsimlerin yöneticisi, doğanın, bereketin, doğan günün, gecenin üzerimize örttüğü yıldızlardan yorganın, gecenin ışığı olarak bizi gözeten ve koruyan Ayın karşılığı olan Tanrıça, nasıl yavaş yavaş kaybolmuş ve ‘’gizli, saklı, karanlık olan, uçurum, ölüler dünyası, yutan, baştan çıkaran ve zehirleyen, korku uyandıran ve kaçınılmaz olan’’ gibi özellikler kazanmıştır? Ya da bu hep böyle miydi? O aslında her iki özelliğe de sahip miydi? İnsanlık bu ikilik ile daha mı barışıktı? Karanlık kimseyi korkutmuyor muydu? Şeytana atfedilen özellikler ile Tanrıça- Tanrıya atfedilen özellikler bir tek bedende nefes alabiliyor muydu? Kötüden arındırıp bizi salt iyi bir varlık hâline getirmeye çalışan bilinç, bizi kendi gerçekliğimize mi yabancılaştırdı? Bastırılan, yok sayılan öteki, bunun intikamını bizden yaşattığı patlamalarla mı aldı?

Kimse yaşamı boyunca sadece gurur duyacağı şeyler yapmaz. Herkesin pişmanlıkları vardır. Hata yapılır ve bu bir şey fark ettirir ve telâfi yoluna gidilir. Büyük bir hataysa yasaların gerektirdiği şekilde cezası çekilir. Bu da bir son değil, bir süreçtir. Yine de değişmeyecek gerçek şudur ki içimizde iyiye olan kadar kötüye de meyil vardır. Bu meylin derinine inmek yerine o yokmuş gibi davranmaya çalışmak, bunu ‘’bastırma’’ anlamına gelir ve bu sonrasında bambaşka bir şeye dönüşerek bizden onu yok saymanın acısını çıkartır.

İyi de kötü de bir sebeple kendini gösterir. Korkularımız, yoksunluklarımız, cevabını bulamadıklarımız, anlayamadıklarımız, canımızı yakanlar bizi içimizdeki kötüye yöneltebilir. Çözüm, bu kötüyü cezalandırmak çözüm değil, bizi ona yönelteni anlamak, ona kulak vermek, ihtiyaçlarının farkına varmak ve bunları nasıl karşılayabileceğimizi bulmaktır. Sesini duymadıklarımız, kenara ittiklerimiz, yarın korktuklarımız ve kaçtıklarımıza dönüşür.

Sokaklarda yaşamasına ya da yaşayamamasına izin verdiğimiz çocuklar, yoksulluk içinde yaşamasına ya da yaşayamamasına duyarsız kaldığımız insanlar, yiyecek bulamayan hayvanlar, varlığını sürdürmesine izin vermediğimiz doğa, eninde sonunda korktuklarımız ve kaçtıklarımıza dönüşecektir. Yılanın başını küçükken ezeceksin ya da uyuyan yılanı uyandırma gibi sözler bu bağlamda sarf edilmiş olabilir mi?  

Jung, seven anne ve korkunç anne olmak üzere iki anneden söz ediyor. Bu ikisinin ayrımını duygularımızı gördüğümüz, onlara kulak verdiğimiz, onları anlamaya çalıştığımız ya da onları yok saydığımız, bastırdığımız, görmezden geldiğimiz iki durumun sonuçları olarak yapabiliriz diye düşünüyorum. Bahsi geçen ikiliğe Meryem’in İsa’nın yalnızca annesi değil, aynı zamanda çarmıha gerildiği haç olmasını verebiliriz. Haç sembolik olarak, dünya sınavını anlatır. Bu durumda, anne aynı zamanda sınavımız, bizim gece (bilinçdışı) yolculuğumuz; ruhumuzun derinliklerinde kanat çırpışımız ya da çırpamayışımız oluyor.

Tanrı her şeyi kapsar. Bu durumda o salt iyi değildir, kötü ve iyinin toplamıdır. Sadece onda kötü ve iyi dengededir. Onun iyisi kötüsüyle, kötüsü iyisiyle uyum içindedir. Birbirlerini yok saymazlar, görürler ve buna göre hareket ederler. Bu bağlamda Hindistan’da zıt özelliklere sahip Dört Kollu Tanrıça Kali’yi (Tanrıça ve dört kol bize Meryem ve haçı düşündürebilir.), evreni oluşturan elementlerin incelenmesiyle ilgili olan Sâmkhya felsefesindeki Prakriti’yi (madde âlemi, dişi prensip) örnek verebiliriz.

Prakriti’nin üç temel özelliği, bakıp büyüten- besleyen iyilikle, arzu dolu duygusallıkla ve yeraltına özgü karanlıkla ilgili olmasıdır. Buna benzer bir üçleme Yunan mitolojisinde de karşımıza çıkar. Artemis bakire kadın, Selene anne kadın, Hekate bilge koca karıdır. Bu durumda bakirelik, aslında saflık ve temizlik, bakıp büyüten- besleyen iyilikle, anne kadın arzu dolu duygusallıkla, bilge koca karı yeraltına özgü karanlıkla ilişkilendirilebilir. Burada gördüğümüz büyüyen ay fazı, dolunay ve küçülen ay fazı olmak üzere Ayın üç hâlidir. Bu gençlik, çocuk sahibi olmak ve yaşlanmakla ilgili değil, insanın ruhsal yolculuğuyla ilgilidir.

Bir şeye hazırlanırız, onun için hazır olduğumuzda bir adım atarız, artık o içselleşiyor, içimizde olgunlaşıyordur ve bu aslında yeni bir şeye hazırlanmaktır; çünkü küçülen ay fazından tekrar büyüyen ay fazına geçilir. Bunu bildiğimizde o an olan ve olmayan bizi ürkütmez, nasıl olsa bu yolculuğun bir sonu yoktur. Bu bağlamı duygusal zekâyla ilişkilendirebileceğimizi düşünüyorum.

Prakrti'ye geri dönecek olursak Jung, onun, "ayrım yapan bilgi"yi Purusha'ya (mana âlemi, eril prensip) anımsatmak amacıyla önünde dans etmesinin, anne arşetipinin değil, anima arşetipinin (bir erkeğin bilinç dışı kadın tarafı) kapsamına girdiğini belirterek anima arşetipinin, erkek psikolojisinde annenin imgesiyle başta iç içe olduğunu belirtiyor. Bu başka bir kapıyı aralıyor. Büyüyecek olan erkeğin, kadından, onu büyütmekle içgüdüsel olarak yükümlü annesinden gördüğü ya da göremediği destek ve bunun muhtemel yansımaları ki bu başka bir yazımızın konusu olacaktır.

Kant'ın "karanlık tasavvurlar âlemindeki hazine" dediği anne arşetipine, ‘’insan ruhunun en yüce değerleri arasında’’ diyen Jung, yansıtmaları çözerek, içeriklerini istemeden kaybeden bireye geri vermenin değerini vurgulamıştır. Bu durumda, daha önce sahip olmadığımız bir şeye değil, sahip olduğumuz hâlde, bunun farkında olmadığımız bir şeye kavuşmuş oluyoruz ve bu şey, dışarıda değil, içimizde bir yerlerde, bunu bekliyor.

Tam olmanın peşindeyiz. Eksikliğini hissettiğimiz şey bizi, kaderimize çağırıyor. Bu noktada belki, şunu sormamız gerekiyor: Kurtuluşumuza mı gidiyoruz yoksa kurtuluş olduğuna inandığımız bir yalanı paçasından yakalamış, ne yaptığımızı bilmezcesine sürükleniyor muyuz?

İnsan ruhu uçsuz bucaksız bir okyanus ve orada sandığımızdan çok daha fazlasının olduğunu anlamamak mümkün değil. Belki her şey, bizim için her şeyin başladığını düşünebileceğimiz yerde, annemizin rahminde başlıyor. Bu rahmin insanlık için de bir karşılığı olsa gerek. Bu bizi düşünsel evrim konusunda biraz daha düşünmeye çağırıyor. Fiziksel bir doğum yaşamış olsak da dokuz ay alıştığımız o güvenli yerden sökülüp alınmamızla yaşadığımız şokun etkisiyle, bizim hâlâ kendimizi orada sanmamız ve bir doğum zarının duvarlarını yumrukluyor olmamız muhtemel! Buradan nasıl çıkabiliriz? İşte bu kısmı anlamak, yaşamın bize verdiği sorumluluk!

Sosyolog ve Astrolojik Danışman
Hüseyin Akdağ

Kaynakça:
Dört Arketip, Carl Gustav Jung
Astrolojinin Anahtar Sözcükleri, Hajo Banzhaff& Anna Haebler
tr.wikipedia.org







BU YAZI DİZİSİNİN DİĞER BAŞLIKLARI İÇİN TIKLAYINIZ

DİZİ & ARAŞTIRMA BÖLÜMÜNÜN DİĞER KONULARI

Copyright 2007-2021 ® NETATÖLYE - Tüm hakları saklıdır. İzinsiz alıntı yapılamaz.